×

Tüm Yazılar

Son Adam Hakkında Roma: Euripidesçi Tragedya Albüm ya da Bir Fotoğrafın Arabı American Honey: Makyajsız Yakalanan Amerika Ahlat Ağacı'nın Poetikası Hell or High Water: Yeni Western, Eski Muhafazakârlık Arrival The Revenant Bulantı

Arrival: Egemenin Evrensel Dil Fantezisi

Dünya sineması yaklaşık otuz yıl süren bir sessiz dönem yaşadı. Bu süre, büyük endüstrilerin kurulup tüm dünyaya filmler satabilecek büyüklüğe ulaşması için yeterli olmuştu. Sinemanın müzik ve ses efektleri eşliğinde gösterilmesinden vazgeçilerek, konuşup şarkı söylemeye başlamasını çizgisel bir ilerlemenin atılım noktası olarak görmek hatalı bir bakış olur. Gürültüyü engellemek amacıyla kamerayı kabinlere tıkmak, hareket yeteneğini büyük ölçüde kısıtladı. Fonetik dile, yani söze aşırı yüklenmek filmlerin sinematografik değerlerini düşürdü. Buna karşın ‘yerel dil’ olanağı, küresel endüstrinin tekelciliği karşısında çıkışsız bir bunalım içerisindeki ulusal sinemalar için taze kan demekti. Karşı kutuptaki Amerikan ticari sineması ise ‘dil’ bariyerine takılarak önemli bir sarsıntı yaşadı. Henüz dublajın doğmadığı bir aralıkta sinemaseverlerin anadillerinde yapılmış filmleri tercih etmesi olağan bir şeydi. Amerikan sineması kendi engelini aşmak için müzikallere yatırım yaptı. Halen en büyük endüstri olmasına karşın bu engeli tamamen aşabilmiş değil; doğası gereği tekelci bir amaç güden bu renkli rüyalar evreni başka kültürlerin üretimleri ile de rekabetini sürdürmek durumunda.

Hollywood egemen ideolojinin eğretileme makinesidir. Bunun, kendisi de anaakım olan bir sinemanın egemen politik, kültürel iklimden etkilenmesi gibi temel bir sebebi vardır. Örneğin ‘eve dönüş’ kalıbının işlendiği Marslı (The Martian, Ridley Scott, 2015) ile ABD’nin askeri gücünü Ortadoğu’dan çekmeye başlaması aynı tarihsel momente denk düşer. Metafor bellidir: Mars, Ortadoğu’dur. Bize yeni ufuklar açmaya gelen dünya dışı gelişmiş canlı mitini yeniden fırına süren Arrival (Denis Villeneuve, 2016) için de benzer bir okuma yapmak mümkündür. Bu sefer konumuz enformasyon ağları ile sarılmış yüzyılımızın gözdesi, yani iletişimdir.

Arrival, üzerinde durduğu düzlemi -kim bilir kaçıncı kez- aklın tekliğine inanan Avrupa merkezli modernist düşünceden alıyor. Aradaki tek fark, savının bilimin evrenselliği yerine -bu sefer- dilin evrenselliği olması. Dünya dışının insana vaat ettiği bu yeni silah filmin de vaadi: öğrenenin geleceği yakalayabileceği karmaşık bir göstergeler yığınından oluşmuş yeni bir dil. Uzaylı ile dünyalının iletişim arayüzünün bir cam olması da şüphesiz rastlantı değil. Tıpkı internetin kendisi gibi ikonografik olan bu dil de akıllı telefonlar ya da tablet yüzeyleri ile konuşulacak.

Hollywood kuyuya taş atıp duran bir delidir. Arrival da bizi bir tartışmanın içine çekmeye çalışıyor: acaba evrensel bir dil mümkün mü? Hangi öznenin yüklemi olursa olsun ‘evrensellik’, ne dayanağı ne de temeli olmayan bir inançken, bu soruya cevap aramak onu ciddiye almak olur. Arrival, doğası gereği hegemonik, tekelci ve yayılmacı bir sinema olan Hollywood’dan dil bariyerini aşmak için yeni bir hamleden ötesi değildir.